MEDYA HABER
Search

SULTAN ABDÜLHAMİD HAN FİLMİNİ ÇEKEMEDİK

Tarih belgeseli, Osmanlı Dizisi deyip padişahı yatak odasından çıkartmayan, sarayda kadın kız olaylarının bitmediği 'yalan rüzgarlarını', geniş bir kitle geç de olsa anladı. Açık ve net söylüyorum, bu yapımların hiç biri ''masum ya da ticari zihniyetle yapılmadı''. Ben de, kendileri de çok iyi biliyoruz ki bizim Osmanlı filmi projemizi durdurabilmek için piyasaya çıkmıştılar. Biz de bunu onlara karşı kullandık. Evet o dönem filmi çekemedik ama planımızda başarılı olduk.

ÇEKİLMEMİŞ FİLMLE NASIL BAŞARILI OLDUK?
Uzun yıllar yazmayı düşündüğüm ama zamana bıraktığım bir yazıydı bu. Geçmişte gerçekleri bilmeden; 'Noldu filmi çekemedin' diyenlere de tek tek anlatmaktansa ilk defa burada birinci ağızdan benden duymanız iyi olur diye düşündüm. Bazılarınızın bildiği gibi, 2010 yılında ortada hiçbir Osmanlı filmi projesi yokken, Sultan Abdülhamid'in hayatını çok farklı bir teknolojiyle anlatacağımız OSMANLI İHTİŞAMI Belgeseli / HÜKÜMDAR filmi ve dizi üçlemesinin yönetmeni olarak işe koyulmuştum. Medyada haberlerimiz, bir sürü röportajlarımız vs. çıkmıştı ama uluslararası düzeyde ilgi çeken o filmi yapamadık. Yüksek film teknolojisiyle, Dünyadaki tüm Müslümanlara örnek olacak bir şekilde, Peygamber Efendimiz (S.A.V.) ve Padişah ecdadımızın İslama uygun saç sakal kıyafetlerini gençlere özendirmek için özel olarak imaj planlamıştık. O dönemde sakal traşsız gezmeyen toplumumuzun bir tutam sakal bırakmasını, dar t-shirt giyen gençleri hırka, pelerin vb. kıyafetlere özendirmek için özenle hazırlamıştık her şeyi. Tarihi gerçekleri ilk defa film gibi anlatacaktık ama o olmadı. Nedenini anlatabilmek için hikayeye baştan başlayalım. 25 yıllık meslek hayatımda sinema haricinde yönetmenlik anlamında her alanda iş  yapıyorum. ''Yaşlanınca ya da emekli olunca bir film çekerim. Şimdi ona zaman ayıramam'' diye düşündüğüm için sinema işine hiç el atmaya niyetim yoktu ama 2010'da Hakan Türker Dulkadiroğlu ile tv binasında karşılaştık. Spor programı sunduğu dönemde birlikte çalışmıştık. Hakan kardeşimle binada çay kahve sohbeti yaparken bir dostu geleceği için otoparka çıktık, ayaküstü sohbet ederken dedi ki; ''Bir dostum gelecek, onunla birlikte tarih programı yapsak nasıl olur? Kendisi Sultan Abdülhamid Han'ın torunudur'' dedi. Ben de; ''Harika fikir ama bunu program olarak değil de belgesel olarak yapalım. Osmanlı Torunlarının her hafta canlı yayın yapması fazla etkili olmaz ve istediğimiz gibi gerçekleri yansıtamayız'' dedim. ''Yapılanın aynısı yapmam, farklı bir şeyler yapmalıyız'' dedim. O anda, ilk defa gördüğüm Kayıhan araçtan inerek bize yöneldi. Dedelerden gelen heybetli bir görüntüsü vardı. Tam traşlıydı ve herkes gibi sıradan pantolon gömlek giymişti, tokalaşırken ''Ben Kayıhan'' demişti ama benim onun için başka planlarım vardı. Projeye açık oldukları için hemen konuyu tüm detaylarıyla masaya yatırdık. Henüz elimizde senaryo, ekip, prodüksiyon hiçbir şey yoktu. İlk olarak sıfatlar ve imaj konusunu dile getirecektim. Birbirimizi yeni tanıdığımız için düzenli olarak haftada 2 defa toplanıp proje yapıyorduk. O günlerden birinde imaj konusunu açtım. ''Bu yapımda, parlak yüzlü, sakalsız ve dışarıdakiler gibi görünen bir imaj'' istemediğimi, ''bir tutam sakal bırakmalarını ve geçmişle günümüzü birleştirecek biçimde modern görünümlü hırka, atkı, pelerin gibi kıyafetler hazırlatmamız gerektiğini'' söyledim. Tabii önce şaşırdılar. 'Nasıl olacak ki'' dediler. Ben de gülerek; ''Döşemeciden giyineceksiniz. Yürüyen koltuk, yürüyen perde gibi'' dedim. Hepimiz güldük ama ''Ben ciddiyim. Hayalimdekini size anlatabilmek için döşemeci diyorum ama Osmanlı Padişahları gibi motifli ve zevk sahibi kıyafetler olmalı'' dedim. Bir de, ''Sakalı bugün bıraksanız, biz başlayana kadar bir tutam olur. İzleyici Osmanlı Torunlarını görmek istediği gibi bulmalı. Sakalınız İslam'a uygun biçimde bir tutam uzun olmalı'' dedim. Böylece, imaj konusunu da halletmiş olduk. Son olarak hitap biçimi ve sıfatlara gelmem gerekiyordu. Bu kadar şok yeterliydi. Onu basın bültenleri aşamasına kadar sonraya bırakmıştım. Diğer toplantılara kadar tarih bilgisi çok çok iyi olan Hakan içerikle ilgili ana başlıkları hazırlıyordu. Kayıhan ise Hanedan ailesine danışmamız gereken her şeyi hallediyordu. Osmanlı'nın kuruluşundan itibaren Bitlis Ahlat'tan başlayacağımız belgeselde, Malazgirt Zaferi ve Bilecik, Bursa ile hızla Sultan Abdülhamid Han'la İstanbul'a ulaşacak ve odak noktamız o olacaktı. Yapımı ikisi beraber sunacaktı. Abdülhamid Kayıhan Osmanoğlu, Hakan Türker Dulkadiroğlu ve yönetmen olarak fortuna Zafer (ben). Belgesel olarak başlayacağımız projede benim pozisyonumun ne olacağına kendileri karar vermişti, teklif ettiler kabul etmiştim ama ''İsmimin ille de yönetmen olarak yazılması gerekmiyor. Bir yönetmenle anlaşıp projenin başında ben olursam her şeyi daha rahat koordine edebileceğimi'' söylemiştim. Çünkü bütün yapım yükü benim omuzumdaydı. Bunu dosta düşmana belli etmemek gerekiyordu. Arada bunu bilmeyen fırsatçılar da çıkıyordu ama eliyorduk hepsini. 3 kişilik güvenli bir yolculuğa başlamıştık. Abdülhamid Han'ın torunları olan Hanedan ailesinin İstanbul'daki torunu Kayıhan ve Dulkadiroğlu'nun temsilcisi Hakan'la artık hazırlıklara başlamıştık. Bir Osmanlı Yapımı için elde 2 tane cevher vardı ama gittiğimiz her ortamda hürmet gören Osmanlı Torunlarına ''Kayıhan Bey, Hakan Bey'' diye hitap etmek bana değişik geliyordu. O dönemde Osmanlı Ailesi'nin Türkiye'de oturma izni bile yoktu. Turist gibi giriş çıkış yapmak zorunda kalıyorlardı. İşte o günkü toplantıda planıma başladım.
Ben: ''Osmanlı torununa tarihte ne denir?
Hakan: ''Şehzade''
Ben: ''Beyliklerdeki torunlara?''
Hakan: ''Prens denebilir''
Ben: ''Peki bu durumda gerçekte, Şehzade Abdülhamid Kayıhan Osmanoğlu ve Prens Hakan Türker Dulkadiroğlu diye tanımlamak doğru değil mi?''
Hakan: ''Evet ama şimdi öyle dersek yanlış anlaşılır. Osmanlı yeniden mi kuruluyor diye bize çok yüklenirler''
Ben: ''Yüklensinler. Osmanlıyı kurmak bize mi düşecek. Nasıl olsa her şekilde tepki veren olacaktır. Çünkü Türkiye bazı gerçekleri duymaya hazır değil. Ben yarın basın bültenini hazırlayıp geliyorum. Üçümüz toplanalım.''

O gece, basın bültenini hazırladım ve tekrar bir araya geldik. Bülteni sesli okusun diye Kayıhan'a verdim. Bülten; ''Şehzade Abdülhamid Kayıhan Osmanoğlu'nun hazırlayıp sunduğu'' cümlesiyle başlıyordu. Kayıhan bir anda bana baktı.
Kayıhan: ''Bu olmaz. Şehzade dersek yanlış anlaşılır. Çok üzerimize gelirler. Dedelerimiz sürgün yemiş, bizler hanedan ailesi olarak aynı şekilde yabancı olarak görülüyoruz. Oturma iznimiz bile yok. ''Şehzade'' dersek çok sorun olur. Öyle yapmayalım''
Ben: ''Mutlaka tepki olur ama aksine, biz ''şehzade'' deyince, Osmanlı Ailesi'nin varlığından vatandaş haberdar olur. Türkiye'de hemen herkes Osmanlı gitmiş ve kimse kalmamış zannediyor. Bunu düzeltmeliyiz. Şu anda sizleri yok sayıyorlarsa emin olun tek kelimeyle size bütün kapıları açarız. Bazı şeyler unutturulmuş olabilir ama bu milletin özü Osmanlı'dır. Ben eminim ki devletimiz de size kucak açacak. Yeniden Osmanlı kurmak gibi bir amacımız olmadığı zaten ortada. Zamanla herkes anlayacaktır. Biz bir prodüksiyona girdik. Bu filmi bize yaptırmasalar bile kesinlikle farkındalık oluşur. Bizden sonrakiler daha iyilerini yapabilirler. Bir yol açıyoruz bu projeyle. Ben inanıyorum ki bize karşı atak olsun diye kötü niyetli projeler türeyecektir ama hepsi farkında olmadan bizim yapmak istediklerimize hizmet edecektir.''
Kayıhan: ''Ben aile büyüklerimizle görüşeyim ona göre karar verelim. Sen bülteni şimdilik basına gönderme. Tekrar konuşalım bu konuyu'' 

Evet diyalog bu şekildeydi ama ben bülteni o akşam ajanslara gönderdim. Çünkü ''Şehzade demeyelim'' cevabı alacağımı biliyordum. Bazı muhabir ve editörler de; ''Şehzade ne demek bilmiyoruz. Bu şekilde yazamayız. Osmanlı yıkılmadı mı? Osmanlı'dan kimse kaldı mı ki?'' deseler de ''O kelime değişecekse, hiç haber yapmayın'' dedim. Haberi kaçırmamak için her yerde ŞEHZADE yazmaya başladı. Açıkçası beklediğimden çok daha az ters tepki oldu. Bir kaç ''Osmanlı yeniden mi doğuyor'' yorumu yapan oldu ama onlar da sonradan korkulacak bir şey olmadığını anladılar. Projeyi diğer herkes bağrına bastı ama o kadar çok özlenmiş ki ''Film ne zaman çıkacak?'' sorularına cevap veremez hale geldik. Biz basın bülteni gönderene kadar yukarıda anlattıklarımı henüz ekip dışında kimse bilmiyordu. Haberler duyulunca, sosyal ağlardan sahte isimli hesapların beni takip etmeye başladığını fark ettim. Hatta sıradan kişilermiş gibi davranan ama bana projeyle ilgili (sektörden olmayan birinin sormayacağı) sorular yöneltmeye başladılar. Belli ki birileri bize karşı atak olsun diye Osmanlı'yı kötüleyecek bir yapım hazırlığındaydı ve bizden daha önce ekranda boy göstereceklerdi. Çünkü onlar çok kolay sponsor buluyorlar. Bir projeye kaynağı iki günde bulup yayına girebiliyorlar. Yeter ki Osmanlı kötülensin. Bunu biliyorduk. Şehzade Abdülhamid Kayıhan Osmanoğlu ve Hakan Türker Dulkadiroğlu ile bu konuyu konuştuk ve ''Madem bazı kötü niyetli yapımcılar bizden bir şeyler yürütmek istiyor, o halde biz de onlara yem atalım'' kararı aldık. Bunu çok iyi şekilde kullandığımızı düşünüyorum. (Şu anda gülümsüyorum). Nasıl kullandığımızı alt başlıkta anlatayım. 


OSMANLI İHTİŞAMI MUHTEŞEM YÜZYIL'A KARŞI
Bilinçli olarak sosyal ağlarda OSMANLI İHTİŞAMI ile ilgili, kıyafetler, sıfatlar, eski Türkçe yerine daha net anlaşılabilecek biçimdeki günümüzün Türkçesinin kullanılması gibi detayları vermeye başlarken televizyonlarda MUHTEŞEM YÜZYIL tanıtımları dönmeye başladı. OSMANLI İHTİŞAMI'na karşı MUHTEŞEM YÜZYIL. Toplantıda espirisini yaptığım kıyafetler tam da benim dediğim gibi ''Döşemeciden tasarlanmış. Koltuk perde kumaşlarından hırka yapılmış.'' Doğrusu bu kadar hızlı atağa geçileceğini beklemiyordum. Dizi yayına girdiğinde sakallarla ilgili henüz paylaşım yapmadığım için oyuncular kirli sakallıydı. Bir kaç bölüm sakal boyları hep aynıydı. Makineyle alındığı belliydi. Ben yine gülerek, ''Sakal öyle olmaz. Çene altından bir tutam ele gelecek şekilde olması lazım'' diye eleştiri paylaşımı yaptıktan sonra sakalları saldılar gitti. Zaten izleyenleri ondan sonraki sakalları biliyorlar. Diziyi hiç izlemediğim için fragmanlarda görünce ya da ekranda rastladığımda 5 dakika göz gezdirip sosyal ağlarda bir eleştiri yazıyordum. Ne yazdıysam bir sonraki bölüm fragmanında o konuya rastlıyordum. Yani takibe devam ediyorlardı. ''Gerçekte, Harem'e ailenin kadınlarından başkasının girmesi yasaktı. Bu yüzden, hiç görmediği halde yabancı ressamların hayali olarak çizdiği çıplak kadın figürlerinden tarih öğrenenler bunu ekranda kendi fantezilerine göre yansıttılar. Harem'in (Erkeğin girmesinin) HARAM olduğu yer anlamına geldiğini bilmedikleri için Saray'da Padişahları sürekli yatak odasında göstermeye başladılar. Buna olan tepkimi hemen dile getirmiştim. Dedim ki; ''Padişahların yatak odası performansı değil, savaş meydanlarındaki performansını merak ediyoruz'' diye bir paylaşım yaptım. Yapımcıları okumuş olacak ki acilen savaş sahneleri için grafik animasyon yapan firmalarla görüşmelere başladılar. Biz de sektördeyiz hemen haberi gelmişti bize. Hatta pazarlıkların kaç TL olduğuna kadar biliyordum. Fiyatlar yüksek olunca çizgi film gibi alelacele bir sahne hazırlandı. (Abi bir animasyon yaptırdılar gülmekten ölürsün, bu hafta mutlaka izle diye haber vermişlerdi bana). Hatırlarsınız izleyiciden büyük tepki almışlardı o sahnelerle. Ben de o sahneyi özellikle izleyip ''Ucuz prodüksiyon yaparsanız böyle olur'' diye yeniden eleştirmiştim. Bu sefer de paraya kıyıp iyi bir sonuç almışlardı. İzleyicisi fark etmese de biz böyle hoş atışmalara devam ediyorduk. Kurdeşen Yüzyıl ekibi beni o kadar kafaya takmıştı ki diziye Isabella FORTUNA diye hayali bir kadın karakter koymuşlardı. Sırf ''fortuna'' kullanabilmek için senaryoya gereksiz bir şeyi de eklemiş oldular. 

OSMANLI İHTİŞAMI BELGESELİ ÇEKİLDİ Mİ? 
Topkapı Sarayı'na bir ziyaret planlanmıştı. ''Osmanlı torununun yıllar sonra ilk saray ziyareti'' olacaktı. 30-40 kişilik Mehter Takımı da bize eşlik etmek üzere hazırdı. Belgeselle ilgili elimizde hiçbir materyal olmadığı için ''saraya gitmenin de basit bir ziyaretten öteye gidemeyeceğini'' savunuyordum. Etrafta bir sürü turist varken Topkapı Saray'ında çekim yapalım buradan da bir fragman hazırlayalım diye düşünülmesi yanlıştı. Çok ısrar edilince, ''Tamam gidelim ama kamera arkası çeker gibi sadece görüntü alırız. Bizden büyük prodüksiyon bekleyenlere fragman diye bunu gösterirsek gülerler bize'' demiştim. ''Haydi gidelim'' diyerek çıktık yola. Saray kapısında uzun bir kuyruk vardı. Bilet kesilsin diye beklerken, biriyle haber yolladık İlber Ortaylı içeri girişimizi sağladı. Önce bir gezdik. Sonra İlber Hoca'nın çayını içip çekim yapmak için avluya çıktık. Etrafta yüzlerce turist vardı. Bilet alıp gelmiş turistlerin gezmelerini o anda engelleyemezdik. Her yer insanlarla dolu olsa da imkanlar dahilinde bazı çekimler yaptık. Kamera arkası gibi basit bir video hazırlayacağım için bir kaç kare kullanırım diye düşünüyordum. Fakat mehterin de coşkusuyla turistler peşimizde gezer oldu. Herkes gösteri seyreder gibi etrafımızı sarınca biz de onlara da uygun şekilde mehterle bir şeyler yaptık. Bundan asla bir fragman olmayacağını baştan söylemiştim. Zaten bizim belgeselin çekim tekniğiyle alakası da yoktu bu olayın. O gün bitince fragman heyecanı sardı herkesi. Ben olmaz diyorum, herkes yap bir şeyler diyor. İçime sinmese de kamera arkası karışımı bir şeyler yaptım. (Aşağıdaki videoyu o gün hazırlamıştım) 



TRT YÖNETİCİSİ; 'BU KURUMA OSMANLI GİREMEZ' DEMİŞ
Ardından Osmanlı İhtişamı Belgeseli için, benim karşı çıkmama rağmen Abdülhamid Kayıhan Osmanoğlu TRT ile görüşmek üzere randevu aldı. Piyasadan haberdar olduğum için o dönemin yönetiminin Osmanlı Yapımı'na HAYIR diyeceğini biliyordum. Bunu defalarca söyledim ama görüşmekte ısrar edince ''O halde ben gelip ecdadıma küfür ettirmem, siz gidin'' dedim ve ben görüşmeye gitmedim. Kendileri gittiler ve sonucu bir cümle ile söyleyeyim. Şimdi TRT'den atılan o yönetici demiş ki; ''Ben burada olduğum sürece Osmanlı bu kurumda yer almayacak'' diyor ve kestirip atıyor. (Neyse ki şutladılar o herifi). O görüşmenin ardından ben bizimkilere, projede genel koordinatör olup, benim yerime başka bir yönetmenle çalışmamızı önerdim. Hakan kardeşimiz de kendi diğer işlerinin yoğunluğu sebebiyle aramıza pek katılamaz olmuştu. Telefonla durumu idare ediyorduk. O günlerde piyasaya kendini yapımcı yönetmen olarak tanıtan Mısırlı biri çıktı geldi. ''Çağrı filminin yapımcılarındanım'' diyor ama adamın hakkında hiçbir bilgi yok. Çektiğini söylediği yabancı dizi ve filmlerde adı yazmıyor. Tabii ben ona da karşı çıktım. Başka bir yönetmen buldular onun da tripleks villadaki ofisine misafir olduk. Kendisi Arap kanallarına Kur'an-ı Kerim meallerini grafikli hazırlıyor ve DVD olarak piyasaya sürüyormuş. (Türkiye'de sabah yayın açılışında bazı kanallarda gördüğünüz grafiklerin benzerlerini Araplar için yapıyormuş). Ben odaya girince yerinden kalkmadan havalı bir selam verdi. Ben o anda notunu verdim ama ''Dur şuna bir oyun oynayayım da emin olayım'' dedim. Normalde hiç huyum değildir ama kasıtlı olarak bacak bacak üstüne attım. (Alışkın olmayınca eğreti durur). Ayağımı şöyle bir süzdü ve yönetmenlikle ilgili ahkam kesmeye başladı. Başkalarının yanındayken ''Şehzademiz'' diye hitap ettiğim Kayıhan'a o gün ilk defa ismiyle hitap ettim. Yanımdakiler de o an şaşırdı ama ben o yönetmenin bunu mevzu edeceğini adım gibi biliyordum. ''Şehzade'' diye hitap etme planını film projemiz için benim çıkarttığımı bilmediği için bu oyunuma geldi. Aklı sıra ''hassasiyet gösteriyormuş gibi'' davranacaktı. Bana bir şey diyemedi ama mesleki olarak beni sorgulamaya çalıştı. Bundan bir şey çıkmayacağını anladığımda, çayımı içip kalkarken önden yürüyüp arabaya geçerek bizimkileri beklemeye başladım. Araca gelince şoföre sordum; ''İçerideki yönetmen arkamdan benim için ne dedi?'' (zorla söylettim) ''İsmiyle hitap edip bir de utanmadan Şehzadenin yanında ayak ayak üstüne atacak kadar saygısız biri.'' demiş. Gülmekten öldüm. Çalışacağım kişileri işte böyle çok ince detaylardan çözüyorum. Adam numaramı hemen yutmuş. Şehzademiz gelince dedim ki; ''Bugüne kadar beni herhangi bir yerde bacak bacak üstüne atmış görmediniz. Normalde de nadiren atarım. Bu adama yönetmen olarak güvenebilmek için kasıtlı olarak bu hareketi yaptım ve hemen yuttu. Bunu size söyleyerek beni alçaltıp, puan kapmaya çalıştı. Hava atmak için villaya davet etti ve biz onun ayağına gitmiş olduk. Anlayabiliyor musunuz? Herkese karşı çıkıyor demeyin diye bunu baştan söylemedim. En büyük terbiyesizlik sizi ayağına çağırmasıydı. Ben böyle tiplerle çalışmam'' dedim. Artık bu işin olma imkanı kalmadığını düşünüyordum. Film hazırlıkları varmış gibi göründüğü için yönetmenlikle ilgili o yıl gelen işleri geri çevirmiştim. Çekimleri Antalya'da yapılacak ve yabancı kanallarda yayınlanacak olan bir televizyon macera yarışmasının teklifini eşimle beraber kabul edip Antalya'ya gittik. (Kendim de Antalyalı olduğum için güzel bir teklif oldu). Filmi bir yana bırakmadık ama Belgeselden Sinema filmine dönüşme kararı aldığımız o günlerde gerekli şartlar oluşsun da öyle başlayalım diye düşündük. Proje bir köşeye atıldı zannedilmesin diye ''prezentasyon'' adı altında (aşağıdaki videoyu kullandık). Elde müzik yok, fragman yapacak hiçbir görüntü yok, ben de eski arşiv görüntülerini birleştirmek zorunda kaldım. Müziği de Beyhan Kılıç isimli müzisyen dostum kullanmama müsaade etmişti. 



HÜKÜMDAR SİNEMA FİLMİNİ NEDEN YAPAMADIK?
Bu projenin OSMANLI İHTİŞAMI BELGESELİ olarak hafif kalacağını anlayınca aslında üçüncü aşamada geçeceğimiz sinema filmi projesini devreye sokmaya karar vermiştik. HÜKÜMDAR Sinema Filmi için isimlerini söylesem hayret edeceğiniz 2 Erkek ve 2 kadın dünyaca ünlü Hollywood oyuncusuyla bizzat kendim görüşüp filmde oynamaları için prensip olarak anlaşmıştım. Ortada bir senaryo olmadığı için filmin konusunu oyunculara ''kendi hayal ettiğim şekliyle'' anlatmıştım. O haliyle bile çok beğenip kabul etmişlerdi filmi. Yer yerinden oynayacaktı. Yapımcı para yatırmadan, oyuncular ikinci adımı atmadığı için prensip aşamasında bekliyorduk. Onlar bizim gibi değil, garanti iş olmadan kariyerlerini tehlikeye atmazlar. Yapımın müziklerini üstlenen ve kısa sürede tam bir albüm dolduracak harika eserleri hazırlayan dostumuz Teoman Alpsakarya'ya da henüz telif ödenmediği için o parçaları da henüz kullanamıyorduk. Yani, ortada bir yapım şirketi yok, yapımcı yok, senaryo yok, basit bir sosyal medya yönetimi bile yoktu ama her şeye rağmen iyi gidiyorduk. Arap ülkelerinin en büyük tv kanalının yöneticisi beni aramıştı. Filmin tüm Ortadoğu yayın haklarına talip olduklarını ve dublaj işlerini de kendilerinin üstleneceğini söyledi. ''Memnun oldum'' dedim ama ''Ortada senaryo yok, bir yapım şirketi yok'' diyemedim. Ben diğer işlerime devam ederken, İstanbul dışında olduğum için meydan boş kalmaya başladı. Filmin web sitesinden tutun, afişlerin hazırlanmasına kadar her şeyi tek başıma yapmak zorunda kalıyordum. İstemesem de haliyle her yerde benim adım görünüyordu. Bazıları zannediyordu ki; ''Bu yönetmen de hep kendini öne çıkarıyor'' ama öyle değil işte. O kadar değişik insanlarla karşılaştım ki, senaryoyu yazdığı söyleniyor ama önüme gelen kağıtta ilkokul müsameresi gibi bir sayfalık hikaye var. ''Bu sinopsis galiba! Senaryo ne zaman biter?'' diye sorunca, ''İşte o senaryo zaten'' diyor ve oradan bir film çıkar zannediyor. Sonra, ''Afişin üstünde yönetmenin ismi neden yazıyor?'' diyor. Kendi adı en üstte olsun istiyor. Yani iş vitrine gelince herkes önden gidiyor. Ortada bir film değil tiyatro oyunu dönüyor. (Bahsettiğim senaristle yüz yüze tanışmışlığım da yok, adam hiç gelmedi, uzaktan Kayıhan'la bana haber gönderiyordu). Böyle bir durumda ne yaparsınız? Benden başka işlerle uğraşacak 1 kişi bile yok. Tek kişilik stand up! Son dönemde, bir görev veren yok ama ''Şehzade bize emanet'' diye etrafında gezen birileri çıkmıştı. (Herkesin el üstünde tuttuğu 4. kuşak bir torunun korunmaya ihtiyacı yok ki.) O etrafındakiler bile ''sponsor buluruz'' deyip filme karışmaya başladılar. Herkes yapımcı herkes yönetmen oldu. Hatta bir adım öteye gidip; ''Artık bu film projesini biz yürütüyoruz. İletişimi bizimle kurabilirsiniz'' dediler. Ben de, ''Benim için bu iş bitmiştir. Kralını tanımam'' deyip telefonu kapattım ve projeye zarar gelmesin diye iletişimi kestim. İzleyici, yapımcı ile yönetmen arasındaki farkı bilmediği için ''Noldu filmi yapamadın mı'' diye o dönem hep bana soruldu. Bir kişi de çıkıp ''Bu filmin yapımcısı kim?'' demedi. ''Yahu kardeşim yapımcı maliyetleri karşılar, ben de yönetmeni olarak çekimleri yaparım. Ortada para olmadan ne yapabilirim ki'' diyemedim. Ben bu filme kaynak bulamayacağımızı ve filmin çekilemeyeceğini anladığım anda, ''biz yapamıyoruz, bari farkındalık oluşturalım diye'' kimseye bir şey belli etmedim. O gün söyleseydim, fırsatçılar bu konuyu Osmanlı'yı kötülemek için kullanırdı. Bu yüzden o günlerde hep defansta durdum ama filmin çekilememesinden dolayı geçmişte biraz zararını da görmüştüm tabii ki. Bazı şeyleri feda etmeyi göze almıştım. Peki faydasını gördün mü? derseniz, işin gidişatına bakınca aslında sonunu görebiliyordum. Sektörde profesyonel olduğumuz için normal şartlarda sözleşmemizi yapar, paramızı alır işi teslim eder gideriz. Fakat bu iş farklıydı. Şahsen bir fayda zaten beklemiyordum. Filmi çekmeye başlasaydık maddi olarak hakkımızın ödeneceğinden şüphem olmadı. İşin para kısmını hiç hesaba katmadık. Devlete millete faydalı bir iş olsun, Osmanlı ailesi itibarını geri alsın, filmi biz yapamazsak da birilerine ilham olsun ve ekranlara bu tür yapımlar gelsin yeterli diye düşünüyordum. Aynen öyle de oldu. Yukarıda anlattığım gibi plan projemize uygun şekilde, artık Osmanlı ailesinin hak ettiği değeri gördüğünü düşünüyorum. O gün sakallı gezenlere hoş bakılmazken bugün sokakta her 2 kişiden biri sakallı oldu. Hırka moda oldu. Tarihe ilgi çok arttı. O çok eleştirdiğim Muhteşem Yüzyıl farkına varmadan ve istemeden kılık kıyafete karşı ön yargıyı kırdı. Sokaklarda Osmanlı imajlı gezen yeni nesil var artık. Bugün Diriliş Ertuğrul dizisi, Payitaht Abdülhamid Han dizisi en ihtişamlı günlerini yaşıyorsa ben eminim ki 2010'da anahtarını elimizde tuttuğumuz o kapının açılmasıyla oldu. Tüm zorluğunu biz çeksek de, bugün ekranlardaki başarımızı hissetmek her şeye bedel. 



KIZIL SULTAN ABDÜLHAMİD HAN FİLMİ 
Yukarıda anlattıklarımın hepsini okuduysanız, 3 kişiyle çıktığımız yollarımız ayrılmak üzereydi. Karar vermeden önce, (Herkesin anlayabileceğini sanmadığım için yüzde yüz doğru sonuç verdiğine emin olsam da detayını buraya yazmayacağım) manevi bir ritüeli yaptım. Çok şükür gereken cevabı gördüm. Bir cümleyle özetlersem, ''Sultan Abdülhamid Han'dan bana altın tepsiyle sunulan görevimi yerine getirdim. Yola kendim devam etmem gerektiğini anladım''. Sultan Abdülhamid Han kimseye ait değildir düşüncesiyle herkesle yolumu ayırdım. Proje üzerinden ilk çalışmaya başladığım günlerde, google aramasında ''Sultan Abdülhamid'' yazınca ''Kızıl Sultan'' çıkıyordu. ''Eğer biz çok ses getirecek bir film çekersek, ismini KIZIL SULTAN koyalım ki, internette onun adını yazdığınızda hakkında çıkan Kızıl Sultan iftiralarına cevap verecek kriterler öne çıksın'' diyordum. Yani Abdülhamid'in Kızıl Sultan olmadığını, filme o ismi koyarak anlatmak istiyordum. Etki tepki meselesiydi. Vizyon farkından dolayı o dönem kabul görmemişti. Ben de (yukarıda gördüğünüz) kendi yazmaya başladığım film için KIZIL SULTAN afişi hazırlamıştım. Yeni hikayenin %75 kadarını da tamamlamıştım o dönem. Yüksek teknoloji bir film olmasının yanı sıra Dünyadaki tüm Müslümanlara örnek olacak bir şekilde maneviyatına da uygun yazmıştım. Bir film olmasının yanı sıra, imajları Peygamber Efendimiz (S.A.V.) ve Padişah ecdadımızın İslama uygun saç sakal kıyafetlerini gençlere özendirecek şekilde modern biçimde tasarlamıştım. O dönemde sakal traşsız gezmeyen toplumumuzun bir tutam sakal bırakmasını, dar t-shirt giyen gençlerin hırka, pelerin vb. kıyafetlere özendirmek için planlanmıştı her şey. Şimdi bu film, rafta geri kalan %25'lik kısmını yazmamı beklese de bir gün bir yerlerde kullanabilirim diye saklıyordum. Artık benim filmime gerek kalmadığını düşünüyorum. Çünkü, yapmak istediklerimin büyük bölümü şu anda ekranlarda yer alıyor. Benim tekrar çıkıp bir başka versiyonunu yapmamın bir anlamı kalmadı. Ekrandaki mevcut yapımlar başarılı oldular. Popülarite için dizilerde ufak tefek eleştirebileceğim unsurlar olsa da, onu da zamanla aşacaklarına inanıyorum. 



nanomag

1992'de planlanarak 1999'da kendisine ait teknik altyapısı tamamlanan, 2006'da Türkiye'nin İlk ve Tek IP TV Kanalı olarak 7-24 HD yayına başlayan fortuna TV, Medya Haberleri, Kadın, Erkek, Sanat içeriğiyle Türkçe ve İnglizce yayınlarına devam ediyor.


0 fortunaTV.com Konu: “SULTAN ABDÜLHAMİD HAN FİLMİNİ ÇEKEMEDİK

    Düzgün Türkçe ve hakaret içermeden yazılan yorumlarınız, editör onayından sonra yayınlanmaktadır. www.fortunaTV.com